Ege Denizi’nin kuzeyinde, Çanakkale iline bağlı küçük bir ada, Bozcaada. Türkiye’nin üçüncü büyük adası olarak Çanakkale Boğazı’nın hemen girişinde yer alıyor. Yerleşim, adanın kuzeydoğusunda yer alan ilçe merkezinde toplanmış. Bunun dışında herhangi bir köyü yok. Bozcaada’nın yüzölçümü etrafındaki adacıklarla beraber 37.6 km2, çevresi ise 38 km.
Antik çağda Leukophrys, Yunan Mitolojisinde Tenedos adıyla anılan Bozcaada, stratejik konumundan dolayı çağlar boyunca birçok kez istilaya uğramış ve el değiştirmiş. Adadaki nekrapol sahasında yapılan kazılardan anlaşıldığı üzere adanın tarihi M.Ö. 3000 yıllarına dayanıyor. Adanın bilinen ilk sakinleri Pelasg'lar. Daha sonra sırasıyla Fenikeliler, Atinalılar, Yunanlılar, Persler, Büyük İskender, Bizanslar, Cenevizler, Venedikler ve Osmanlılar adaya hakim olmuş.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra Bozcaada, Türkler için önem kazanmış ve 1455’te Osmanlı topraklarına katılmış. Bu tarihten itibaren Osmanlılar ve Venedikliler arasında Bozcaada için mücadeleler olmuş ve adanın hakimiyeti zaman zaman Venediklilere geçmiş.
Osmanlı yönetiminde geçen uzun bir dönemden sonra, Balkan Savaşları sırasında 1912’de Yunanistan tarafından işgal edilen ada, 1923 Lozan Anlaşmasıyla Gökçeada ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmış.
Cuma akşamı sırt çantamı da alıp atladım otobüse. Hafta içi nasıl yorulduysam artık, otobüste narkoz yemiş gibi uyumuşum. Gün ağardığında gözlerimi açıp etrafa bakındığımda tanıdık bir mekanda olduğumu farkettim. Biraz daha ayılınca dalış yapmaya gittiğimiz Kömür Limanı’ na yakın geçtiğimizi anladım. Sonra baktım daha yolumuz var, tekrar narkoza girdim
Tekrar uyandığımda otobüste kimse kalmamıştı
Şöför beni görüp de, “burası son durak, hanımefendi” deyince Çanakkale’ ye vardığımızı anladım. Kendime gelmeye çalışarak indim otobüsten. Baktım saat 7’ ye geliyor. Kahvaltı için mekan bakınırken sahilde güzel bir kafe buldum. Hemen oturdum ve kahvaltı söyledim. Kahvaltı hazırlanırken de gidip Bozcaada deniz otobüsü için bilet aldım.
Bir saat içinde güzel bir kahvaltı edip deniz otobüsüne bindim. Yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra Bozcaada’ ya vardım. İskeleye varınca da arkadaşımı arayıp evin tarifini aldım. Tarif şöyle “saat kulesini bul, yanından yürü, bayır yukarı yolun bitiminde karşına çıkan ev”. Şöyle bir bakınınca saat kulesini hemen gördüm 
Bozcaada’ lılar sanırım bu saat sayesinde çok dakik 
Saat kulesi, Rum Mahallesinde bulunuyor. İbadete açık durumda bulunan Rum Ortodoks cemaatine ait tarihi Kimisis Teodoku Kilisesi'nin yıkılan dört katlı çan kulesi, 2005 yılında yeniden yapılmış. 1869 yılında yaptırılan ve hala ibadete açık tek kilise olarak günümüze kadar ayakta kalmayı başaran Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesinin avlusuna 1895 yılında inşa edilen dört katlı çan kulesi, zaman ve hava koşullarına direnemediği için kulenin iki katı yıkılmış. Kalan iki kat ise 1980'den sonra tehlikeli olmaması için metal kafes içine alınmış. Uzun süre bu şekilde kalan tarihi Çan kulesi 2005 tarihinde restore edilmiş. Kulenin en üst katındaki dört cephesine de saat takılarak kule aydınlatılmış ve böylece Bozcaada’daki tarihi Kimisis Teodoku Kilisesi yeniden çan kulesine kavuşmuş.
Ben de sahilden, Çan Kulesini kerteriz alarak evi bulmak için rampa yukarı yürümeye başladım. Sokaklar çok dar ama çok güzel. Sanki Yunan adalarında dolaşıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Rampa yukarı yürürken burnuma mis gibi simit kokusu geldi. Hemen kokuyu takibe koyuldum ve burnum beni Çiçek fırınına götürdü J Bir de baktım ki fırın kapısında sıra var. Ama fırın, fırın değil, resmen pastane. Sonradan öğrendim ki Bozcaada’ nın meşhur pastanesiymiş burası. Şöyle bir göz gezdirip, simit ve poğaça aldım. Bozcaada’ da naylon poşet kullanımı yasak olduğu için elimdeki kese kağıdı paketiyle tekrar yola koyuldum. Rampa bitip de merdivanler başlayınca arkadaşım kapıda karşıladı beni
Saat kulesi, Rum Mahallesinde bulunuyor. İbadete açık durumda bulunan Rum Ortodoks cemaatine ait tarihi Kimisis Teodoku Kilisesi'nin yıkılan dört katlı çan kulesi, 2005 yılında yeniden yapılmış. 1869 yılında yaptırılan ve hala ibadete açık tek kilise olarak günümüze kadar ayakta kalmayı başaran Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesinin avlusuna 1895 yılında inşa edilen dört katlı çan kulesi, zaman ve hava koşullarına direnemediği için kulenin iki katı yıkılmış. Kalan iki kat ise 1980'den sonra tehlikeli olmaması için metal kafes içine alınmış. Uzun süre bu şekilde kalan tarihi Çan kulesi 2005 tarihinde restore edilmiş. Kulenin en üst katındaki dört cephesine de saat takılarak kule aydınlatılmış ve böylece Bozcaada’daki tarihi Kimisis Teodoku Kilisesi yeniden çan kulesine kavuşmuş.
Ben de sahilden, Çan Kulesini kerteriz alarak evi bulmak için rampa yukarı yürümeye başladım. Sokaklar çok dar ama çok güzel. Sanki Yunan adalarında dolaşıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Rampa yukarı yürürken burnuma mis gibi simit kokusu geldi. Hemen kokuyu takibe koyuldum ve burnum beni Çiçek fırınına götürdü J Bir de baktım ki fırın kapısında sıra var. Ama fırın, fırın değil, resmen pastane. Sonradan öğrendim ki Bozcaada’ nın meşhur pastanesiymiş burası. Şöyle bir göz gezdirip, simit ve poğaça aldım. Bozcaada’ da naylon poşet kullanımı yasak olduğu için elimdeki kese kağıdı paketiyle tekrar yola koyuldum. Rampa bitip de merdivanler başlayınca arkadaşım kapıda karşıladı beni
Birbirimiz görmekten son derece menun bir şekilde kucaklaşıp, öpüştük. Sonra da kahvelerimizi hazırlayıp Bozcaada’ ya doğru keyif kahvesi içtik. Evlerinin manzarası muhteşem. Önünde hiç ev olmadığı için direk denizi görüyorsunuz.
Kahvelerden sonra mayolarımızı giyip denize doğru yola çıktık. Plaja gitmektense adanın kuzeydoğusunda, kaleye yakın olan iskeleyi seçtik. Tüm gün iskeleden atlayıp Bozcaada’ nın serin sularında yüzüp güneşlendik. Bozcaada’ da su gerçekten çok soğuk J ama kale manzaralı yerde de yüzmek pek keyifli oldu
Kahvelerden sonra mayolarımızı giyip denize doğru yola çıktık. Plaja gitmektense adanın kuzeydoğusunda, kaleye yakın olan iskeleyi seçtik. Tüm gün iskeleden atlayıp Bozcaada’ nın serin sularında yüzüp güneşlendik. Bozcaada’ da su gerçekten çok soğuk J ama kale manzaralı yerde de yüzmek pek keyifli oldu
Akşam üzeri olunca topladık havlularımızı, Bozcaada’ nın şirin sokaklarında geçerek eve doğru yola koyulduk.
Buradaki evlerin hepsi ayrı bir güzel. Bencerelerde ki süslemeler. Balkon ve bahçelerde ki çiçekler. Herkes evini özene bezene süslemiş. Hele bazı balkonlar var ki, zannedersiniz fidanlık.
Eve gidip duşumuzu aldıktan sonra başladık akşam yemeği hazırlığına. Öğrendim ki o akşam komşu hanımlar gelecek ve hepbirlikte yemek yiyeceğiz. Biz masayı hazırlamaya başlarken misafir hanımlar da gelmeye başladı.
Herkes gelirken bir şeyler getirmiş, çiğ köfte, mermicek köftesi, şakşuka vs. Başımızda da bir büyük. O akşam geç saatlere kadar sohbet ettik. Bu hanımlar yaz için Bozcaada’ ya geliyorlar, hepsinin evi var. Hatta kimisinin bağ evi var. Üzüm yetiştirip şarap da yapıyorlar. Hanımların hepsi çok candan, çok hoş sohbet. İnanılmaz güzel vakit geçirdim. Gecenin asıl bombası da klarnet ve kanunla yapılan müzik oldu. Arkadaşımın 2 tane aslan gibi oğulları var. Biz dışarda sohbet ederken onlar da içerde sıkılmış olacak ki, müzik yapmaya başladılar. Biri klarnet çaldı biri kanun, üzerine de bir sürü şarkı söylediler. Çok da iyi beceriyorlar müzik işini
Hepimiz için sürpriz olan müzik gecemizi çok neşelendirdi. Çok huzurlu ve mutlu uyudum o gece.
Ertesi gün kahvaltımızı meşhur Çiçek pastanesinde yapmaya karar verdik. Sabahın serinliğinde limana inip güzel bir masaya oturduk.
Ertesi gün kahvaltımızı meşhur Çiçek pastanesinde yapmaya karar verdik. Sabahın serinliğinde limana inip güzel bir masaya oturduk.
Kahve içmeden ayılamayan ben, önce nefis bir sakızlı Türk kahvesi içtim. Tadı damağımda kaldı desem yeridir. Sonra da taze domates, salatalık, beyaz peynir, zeytin vs ile donatıldı masamız. Ege gerçekten bambaşka bir coğrafya. Sebzeleri bile ayrı bir lezzetli. Bir de adaya has domates reçeli var. Benim reçelle pek aram yoktur ama yine de tadına bakmadan edemedim. Son derece güzelmiş meğer
Bir de adada yetişen limon kekiği var. Onu da söğüş domateslerin üzerine serpmişler ve bir de zeytinyağı gezdirmişler, offff var ya, nefis olmuş.
Muhteşem kahvaltıyı bitirdikten sonra minibüs duraklarına yürüyüp, oradan Ayazma manastırına gitmek üzere yola çıktık. Kısa bir yolculuktan sonra Ayazma Manastırı’ na vardık. Minibüsten inip önce bir ağacın altına attık kendimizi, serinlemek için.
Muhteşem kahvaltıyı bitirdikten sonra minibüs duraklarına yürüyüp, oradan Ayazma manastırına gitmek üzere yola çıktık. Kısa bir yolculuktan sonra Ayazma Manastırı’ na vardık. Minibüsten inip önce bir ağacın altına attık kendimizi, serinlemek için.
Yunanca "hagiasme" kelimesinden gelen Ayazma, kutsal su anlamına geliyor. Türkiye’nin birçok bölgesinde doğal su kaynaklarının olduğu yerlere bu isim veriliyor. Bozcaada’nın ayazması adanın güney kısmında yer alıyor. Burada çift oluklu tarihi bir çeşme, 8 yaşlı çınar ağacı, küçük bir manastır ve 2 tane tek katlı yapı var.
Ayazma’daki Rum Ortodoks cemaatine ait manastır, Rum azize Aya Paraskevi adına yapılmış ve onun adını taşıyor. 1734 yılında Manolaki Manolidis tarafından yapılan manastır, sadece özel günlerde ibadete açılıyor.
Ayazma’nın büyülü ortamı düğün gibi özel kutlamaların da yapıldığı yer olarak tercih ediliyor. Bir restoran sahibinin işletmesinde olan bahçesinde, sadece özel günlerde masalar kurulup yemek servisi veriliyor.
26 Temmuz’da kutlanan, Rumların Aya Paraskevi günü, manastırın ibadete açıldığı günlerden biri. Ayazma’da toplanıp eğlenilen bu gün Ayazma Panayırı olarak adlandırılıyor.
Manastırın alt kısmında bir dilek mağarası bulunuyor. Ziyaretçiler burada mum yakıp adak adıyorlar, taştan ve çalı çırpıdan dileklerini sembolize edecek şekiller yapıyorlar. Mağaranın içindeki üst üste dizilmiş taşlar, hayallerdeki ev ve arabaları anlatıyor aslında.
Bu arada manastır deyince aklınıza din görevlilerinin inzivaya çekilerek yaşadığı büyük yapılar gelmesin. Rumlar yerleşim yerlerinin uzağında kurdukları ufak kiliselere manastır diyorlar. Söylendiğine göre Bozcaada’da zamanında 36 manastır varmış. Günümüzde bunlardan sadece 2 tanesi ayakta, diğerleri yıkık durumda.
Ayazma’daki Rum Ortodoks cemaatine ait manastır, Rum azize Aya Paraskevi adına yapılmış ve onun adını taşıyor. 1734 yılında Manolaki Manolidis tarafından yapılan manastır, sadece özel günlerde ibadete açılıyor.
Ayazma’nın büyülü ortamı düğün gibi özel kutlamaların da yapıldığı yer olarak tercih ediliyor. Bir restoran sahibinin işletmesinde olan bahçesinde, sadece özel günlerde masalar kurulup yemek servisi veriliyor.
26 Temmuz’da kutlanan, Rumların Aya Paraskevi günü, manastırın ibadete açıldığı günlerden biri. Ayazma’da toplanıp eğlenilen bu gün Ayazma Panayırı olarak adlandırılıyor.
Manastırın alt kısmında bir dilek mağarası bulunuyor. Ziyaretçiler burada mum yakıp adak adıyorlar, taştan ve çalı çırpıdan dileklerini sembolize edecek şekiller yapıyorlar. Mağaranın içindeki üst üste dizilmiş taşlar, hayallerdeki ev ve arabaları anlatıyor aslında.
Bu arada manastır deyince aklınıza din görevlilerinin inzivaya çekilerek yaşadığı büyük yapılar gelmesin. Rumlar yerleşim yerlerinin uzağında kurdukları ufak kiliselere manastır diyorlar. Söylendiğine göre Bozcaada’da zamanında 36 manastır varmış. Günümüzde bunlardan sadece 2 tanesi ayakta, diğerleri yıkık durumda.
Dinlendikten sonra ben kilisenin etrafında keşfe çıktım. İçini görmeyi çok istedim ama kapısı kilitliydi. Ben de etrafını gezerken yan camlardan birinin açık olduğunu farkettim. Kafayı sokup bakınırken 4 kişi daha geldi. Onlarla konuşup içeriye girmeye karar verdik. Tek başıma cesaret edemedim çünkü çünkü zemin derindeydi. İçeriye atlamak sorun değil ama yukarı tırmanmak zor olacaktı. Ama kalabalık olunca sorun olmaz
Sonra sırayla hepimiz camdan içeriye zıpladık. Kilisenin içi oldukça küçük ve boş. İçeride sadece bir sunak var. Onun dışında bomboş. Ama birileri orada bir şeyler bulmayı umuyordu sanırım çünkü yerdeki karoları kırıp manastırın zeminin kazmışlar. O güzelim seramikleri kırmışlar. Büyük ihtimalle camı kıran da bu seramikleri kıran kişilerdi
Yanlız kilise artık bakımsızlıktan yıkılmak üzere. Tüm duvarlar dışarıya doğru meyillenmiş. Dokunsanız yıkılacak gibi. Çok yazık.
Manastırı gezdikten sonra biraz da yürüyüş olsun diye Ayazma plajına kadar yürüdük. O kadar yoldan sonra da direk denize attık kendimizi.
Ayazma Plajı harika bir yer. İnce beyaz kum, pırıl pırıl ve berrak deniz suyu, minik çakıl taşları vs. hatta ben işenmeyip bir sürü deniz taşı topladım
Tüm gün orada yüzdükten sonra tekrar adanın merkezine geri döndük. O akşam da eve gitmeyip dışarda yemeğe karar verdik.
Manastırı gezdikten sonra biraz da yürüyüş olsun diye Ayazma plajına kadar yürüdük. O kadar yoldan sonra da direk denize attık kendimizi.
Ayazma Plajı harika bir yer. İnce beyaz kum, pırıl pırıl ve berrak deniz suyu, minik çakıl taşları vs. hatta ben işenmeyip bir sürü deniz taşı topladım
Bozcaada Liman civarında bir sürü kafe ve restaurant var. Hepsi de cicili bicili. İnsan bakmaya doyamıyor. Sanat galerisi gibi hepsi.
Ada merkezi, nostaljik sokakları ile şirin bir balıkçı kasabası havasında. Çook eski zamanlarda kasabanın ortasından geçen bir dere, Rum ve Türk Mahallesi diye ikiye ayırırmış adayı. Artık böyle bir ayırım yok ama mimari yapılarından dolayı hangi mahallede olduğunuzu anlayabiliyorsunuz.
Rum Mahallesi bakımlı evleri ve sokakları ile oldukça güzel ve daha dikkat çekici. Eski Rum evlerinin bir kısmı yazlık ev, bir kısmı da pansiyon ve otel olarak kullanılıyor. O yüzden kalacak yer bulmak çok sorun olmuyor.
Türk Mahallesi ise kıvrımlı sokakları ve ahşap evleri ile belli ediyor kendini. Burada daha az turistik mekan bulunuyor. Son yıllarda yeni açılan pansiyon ve otellerin sayısında artış var. Fakat buradaki restaurantlar çok güzel değil ve pahalı. Bu kısımda daha çok eğlence mekanları var, bar ve kulüpler gibi.
Mekanları kısaca turladıktan sonra arkadaşımın bildiği bir yere oturup yemek yedik ve sohbet ettik.
Sonrasında da alış verişimizi yapıp eve çıktık. Biz denizdeyken arkadaşımın süt aldığı hanım 5 litre keçi sütü bırakmış eve. Bunun bir kısmıyla yoğurt mayaladı arkadaşım. Diğer kısmıyla da muhallebi pişirdi. O bu işlerle uğraşırken ben de kahve yapma işiyle uğraşıyordum. Arkadaşın önerisi sütlü nescafe idi ama ben keçi sütünün kokusunu çok ağır bulduğum için hayır demiştim
Tabii ısrarına dayanamayıp onu dinledim. Süt kaynadıktan sonra koca bir fincan nescafe yaptım. Sonuç inanılmaz tatmin ediciydi. Şok oldum. Yıllar önce İsviçre’ de bunun kadar lezzetli bir kahve içmiştim. Onun sırrı da içindeki kremaydı. Artık hafızamda yer eden kahveler arasında bu da var 
Kahvelerimizi içip muhallebiyi dolaba koyduk. Duşumuzu alıp cicilerimizi giydik sonra da kalenin civarına gezmeye çıktık.
Ada merkezi, nostaljik sokakları ile şirin bir balıkçı kasabası havasında. Çook eski zamanlarda kasabanın ortasından geçen bir dere, Rum ve Türk Mahallesi diye ikiye ayırırmış adayı. Artık böyle bir ayırım yok ama mimari yapılarından dolayı hangi mahallede olduğunuzu anlayabiliyorsunuz.
Rum Mahallesi bakımlı evleri ve sokakları ile oldukça güzel ve daha dikkat çekici. Eski Rum evlerinin bir kısmı yazlık ev, bir kısmı da pansiyon ve otel olarak kullanılıyor. O yüzden kalacak yer bulmak çok sorun olmuyor.
Türk Mahallesi ise kıvrımlı sokakları ve ahşap evleri ile belli ediyor kendini. Burada daha az turistik mekan bulunuyor. Son yıllarda yeni açılan pansiyon ve otellerin sayısında artış var. Fakat buradaki restaurantlar çok güzel değil ve pahalı. Bu kısımda daha çok eğlence mekanları var, bar ve kulüpler gibi.
Mekanları kısaca turladıktan sonra arkadaşımın bildiği bir yere oturup yemek yedik ve sohbet ettik.
Sonrasında da alış verişimizi yapıp eve çıktık. Biz denizdeyken arkadaşımın süt aldığı hanım 5 litre keçi sütü bırakmış eve. Bunun bir kısmıyla yoğurt mayaladı arkadaşım. Diğer kısmıyla da muhallebi pişirdi. O bu işlerle uğraşırken ben de kahve yapma işiyle uğraşıyordum. Arkadaşın önerisi sütlü nescafe idi ama ben keçi sütünün kokusunu çok ağır bulduğum için hayır demiştim
Kahvelerimizi içip muhallebiyi dolaba koyduk. Duşumuzu alıp cicilerimizi giydik sonra da kalenin civarına gezmeye çıktık.
Feribotla adaya yaklaşırken ilk dikkatinizi çekecek şey adanın heybetli kalesi. Bozcaada Kalesi’nin ihtişamı adanın zengin geçmişini yansıtıyor adeta.
Boğazın hemen çıkışında olması ve anakaraya yakınlığı sebebiyle yüzyıllar boyunca istilaya açık bir yer olmuş ada. Üzerinde yaşayan medeniyetler ancak bu denli büyük bir kaleyle güvende hissetmişler kendilerini.
Türkiye’nin en iyi korunmuş kalelerinden biri olan Bozcaada Kalesi’nin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Fenikeliler, Cenevizler ve Venedikliler tarafından kullanılan kale, bugünkü görünümünü Fatih Sultan Mehmet döneminde var olan kalıntılar üzerine tekrar inşa edilmesiyle almış(1455). Venedik- Osmanlı arasında süren mücadeleler sırasında uğradığı tahribatlar sonrası, Köprülü Mehmed Paşa döneminde büyük bir onarımdan geçmiş (1657). 2. Mahmut zamanında ise neredeyse yeniden inşa edilerek bugüne kadar bu görünümü korunmuş(1815).
Adanın kuzeydoğu ucuna, kayalıklar üzerine inşa edilmiş kalenin etrafı zamanında suyla dolu olan bir hendekle çevrili. Bir zamanlar asmalı bir kapıyla girilirken şimdi sabit bir köprü üzerinden giriliyor kaleye. Yine bir zamanlar içerisinde Türk ahalinin yaşadığı iki caminin olduğu kale içi, şimdi neredeyse bomboş. Sadece festival zamanlarında verilen konserlerle hareketleniyor. İç kale bölümünde ada etrafından çıkarılan amforaların sergilendiği bir oda bulunuyor. Ayrıca kalenin bahçesinde adadan çıkarılan çok sayıda eski mezar taşı ve tarihi eser sergileniyor.
Kale civarında bir sürü yer var, hediyelik eşya satan. Hepsi de çok cicili bicili. Arkadaşım takı tasarım kursuna gitmişti. Burada ki boncukçulardan da ona boncuk ve taş aldık. Tabii ben de bileklik ve kolye aldım. Epeyce dolandıktan sonra sıra geldi şarap işine
sonra yine kale civarında denize sıfır bir bara oturup, şarap söyledik. Bir sürü şarap denememize rağmen çok beğendiğim şarap çıkmadı. Orta karardı hepsi. Şarap konusunda hayal kırıklığına uğradım. Gecenin ilerleyen saatlerinde ve serinlikte evin yolunu tuttuk.
Boğazın hemen çıkışında olması ve anakaraya yakınlığı sebebiyle yüzyıllar boyunca istilaya açık bir yer olmuş ada. Üzerinde yaşayan medeniyetler ancak bu denli büyük bir kaleyle güvende hissetmişler kendilerini.
Türkiye’nin en iyi korunmuş kalelerinden biri olan Bozcaada Kalesi’nin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Fenikeliler, Cenevizler ve Venedikliler tarafından kullanılan kale, bugünkü görünümünü Fatih Sultan Mehmet döneminde var olan kalıntılar üzerine tekrar inşa edilmesiyle almış(1455). Venedik- Osmanlı arasında süren mücadeleler sırasında uğradığı tahribatlar sonrası, Köprülü Mehmed Paşa döneminde büyük bir onarımdan geçmiş (1657). 2. Mahmut zamanında ise neredeyse yeniden inşa edilerek bugüne kadar bu görünümü korunmuş(1815).
Adanın kuzeydoğu ucuna, kayalıklar üzerine inşa edilmiş kalenin etrafı zamanında suyla dolu olan bir hendekle çevrili. Bir zamanlar asmalı bir kapıyla girilirken şimdi sabit bir köprü üzerinden giriliyor kaleye. Yine bir zamanlar içerisinde Türk ahalinin yaşadığı iki caminin olduğu kale içi, şimdi neredeyse bomboş. Sadece festival zamanlarında verilen konserlerle hareketleniyor. İç kale bölümünde ada etrafından çıkarılan amforaların sergilendiği bir oda bulunuyor. Ayrıca kalenin bahçesinde adadan çıkarılan çok sayıda eski mezar taşı ve tarihi eser sergileniyor.
Kale civarında bir sürü yer var, hediyelik eşya satan. Hepsi de çok cicili bicili. Arkadaşım takı tasarım kursuna gitmişti. Burada ki boncukçulardan da ona boncuk ve taş aldık. Tabii ben de bileklik ve kolye aldım. Epeyce dolandıktan sonra sıra geldi şarap işine
Benim bünye sabahın köründe uyanmaya alışık olduğu için yine sabahın köründe hortladım. Alkol aldığım gecenin sabahında daha da erken uyanıyorum
Sanırım enerjisi uyandırıyor beni. Hemen üzerimi değiştirip usul usul çıktım evden. Önce Çiçek pastanesine uğrayıp, kahve ve kahvaltı ettim. Sonra da fotoğraf çekmek için Bozcaada sokaklarını arşınlamaya başladım.
Liman civarında dolanırken, meşhur Bozcaada kargalarıyla da denk gelmek nasip oldu 
Bozcada’nın kargaları şehirde gördüklerimizden epey farklı bir cins. Kargalar içinde en küçük ve en tiz sesli olan, beyaz gözleri ve gri ensesi ile dikkat çeken bir cins bu. Ada halkı bu zeki hayvanlarla içli dışlı yaşıyor. Sanırım Corvus da bu kargalardan esinlenmiş olacak ki karga manasına gelen Corvus ismini seçmiş.
Adanın daracıklarını sokaklarını gezip fotoğraf çekmeye, kaldırımlarda oturup insanların konuşmalarını dinlemeye koyuldum. Sokak aralarında pansiyon işleten hanımların muhabbetleri son derece eğlenceliydi. Pansiyonerlerinden bahsedip dedikodu yapıyorlardı. Bu eğlenceli muhabbetleri dinledikten sonra kalkıp eve doğru yola koyuldum. O sırada arka mahallede bir dilek ağacı dikkatimi çekti.
Adanın daracıklarını sokaklarını gezip fotoğraf çekmeye, kaldırımlarda oturup insanların konuşmalarını dinlemeye koyuldum. Sokak aralarında pansiyon işleten hanımların muhabbetleri son derece eğlenceliydi. Pansiyonerlerinden bahsedip dedikodu yapıyorlardı. Bu eğlenceli muhabbetleri dinledikten sonra kalkıp eve doğru yola koyuldum. O sırada arka mahallede bir dilek ağacı dikkatimi çekti.
Hikayesi nedir bilmiyorum, öğrenme şansım da olmadı ama çok dikkatimi çekti. Gidip etrafına bakındım belki birileri çıkar da hikayesini anlatır diye ama olmadı 
Eve vardığımda ev halkı uyanıp kahvaltısını etmişti. Sonra hazırlanıp tekrar denize gitmeye karar verdik. Bu sefer rota Akvaryum koyu.
Akvaryum koyuna arakadaşımın oğlu bizi araba ile bıraktı. Burası gerçekten akvaryum gibi
Denizde bir sürü börtü böcek var. Tam benlik. Suda bir sürü yengeç, karides ve bilimum böcekler bulup kurcaladım.
Eve vardığımda ev halkı uyanıp kahvaltısını etmişti. Sonra hazırlanıp tekrar denize gitmeye karar verdik. Bu sefer rota Akvaryum koyu.
Akvaryum koyuna arakadaşımın oğlu bizi araba ile bıraktı. Burası gerçekten akvaryum gibi
Akşamı da orada ettikten sonra karnımızı doyurmak için adanın en güzel pizzacısına gittik
Tayyare Pizza. En güzel dedim çünkü hem mekan hem de pizzalar mükemmel. Mekanın tasarımı çok şık. Sahibi de uçak kullanan ve uçakları seven biri sanıyorum. Mekanın koltukları uçak kolduğu şeklinde. Bazı dolaplar troley şeklinde. Kısacası kendinizi uçak mobilyalarının içinde buluyorsunuz.
Konsept de THY’ ye benziyor. Peçeteler, THY sunumundaki gibi ahşap mandallarla tutturulmuş. Son derece minik ayrıntılarla çok keyifli bir mekan yapmışlar. Pizzalar da en az mekan kadar güzel. Hele de pizzanın üzerine nefis zeytinyağı gezdirdiniz mi muhteşem oluyor. Pizzayı sevmeyen biri olaraktan kocaman bir pizza yedim 
Yemeği de yedikten sonra gün batımını izlemek için Polente Feneri’ ne gittik. Burada bir sürü rüzgar gülü var.
Son derece büyüleyici günbatımını izleyebiliyorsunuz adanın batı ucunda. Önünüzde uçsuz bucaksız Ege Denizi, yanınızda ihtişamlı duruşlarıyla rüzgar gülleri ve terkedilmiş bir deniz feneri. Burnunuzda yabani kekik kokuları ve yüzünüzü okşayan vazgeçilmez ada rüzgarı…
Güneşin batmasıyla ayrı bir güzelliğe bürünüyor burun. Etrafta herhangi bir yerleşimin dolayısıyla yapay ışığın olmaması, yıldızları çok net seçebileceğiniz karanlık bir ortam sağlıyor. Gökyüzünde belki de daha önce görmediğiniz kadar çok yıldız, dev kanatlarıyla ama neredeyse fısıltıyla dönen rüzgar gülleri ve sadece deniz fenerinin yanıp sönen ışığı ortamın büyüsünü arttırıyor.
2000 yılında elektrik üretimine başlayan türbinler Türkiye’nin 3. Rüzgar enerji santralini oluşturuyor. Ada tüketiminin 30 kat fazlası enerji üretiliyor burada. 30.000 kişiye yetecek elektrik deniz altından anakaraya gönderiliyor. Aynı enerjiyi üretecek bir kömür santraline göre türbin başına 82.000 ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu sağlanıyor. Yani 17 türbin 1.400.000 ağaçlık bir ormanı kurtarmış oluyor. Türbinlerin sadece bir tanesi adanın enerji ihtiyacını karşılamaya yetiyor. Çok süper değil mi
Ama beni asıl büyüleyen rüzgar gülleri değil de Polente Feneriydi. Fenerler beni büyüleyen devasa yapıtlar hatta takıntım diyebilirim. Polente Fenerini görmek için can atıyordum. Ama 1861 yılında yapılan bu tarihi fenere giriş yasak. O yüzden hevesim kursağımda kaldı
Yemeği de yedikten sonra gün batımını izlemek için Polente Feneri’ ne gittik. Burada bir sürü rüzgar gülü var.
Son derece büyüleyici günbatımını izleyebiliyorsunuz adanın batı ucunda. Önünüzde uçsuz bucaksız Ege Denizi, yanınızda ihtişamlı duruşlarıyla rüzgar gülleri ve terkedilmiş bir deniz feneri. Burnunuzda yabani kekik kokuları ve yüzünüzü okşayan vazgeçilmez ada rüzgarı…
Güneşin batmasıyla ayrı bir güzelliğe bürünüyor burun. Etrafta herhangi bir yerleşimin dolayısıyla yapay ışığın olmaması, yıldızları çok net seçebileceğiniz karanlık bir ortam sağlıyor. Gökyüzünde belki de daha önce görmediğiniz kadar çok yıldız, dev kanatlarıyla ama neredeyse fısıltıyla dönen rüzgar gülleri ve sadece deniz fenerinin yanıp sönen ışığı ortamın büyüsünü arttırıyor.
2000 yılında elektrik üretimine başlayan türbinler Türkiye’nin 3. Rüzgar enerji santralini oluşturuyor. Ada tüketiminin 30 kat fazlası enerji üretiliyor burada. 30.000 kişiye yetecek elektrik deniz altından anakaraya gönderiliyor. Aynı enerjiyi üretecek bir kömür santraline göre türbin başına 82.000 ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu sağlanıyor. Yani 17 türbin 1.400.000 ağaçlık bir ormanı kurtarmış oluyor. Türbinlerin sadece bir tanesi adanın enerji ihtiyacını karşılamaya yetiyor. Çok süper değil mi
Ama beni asıl büyüleyen rüzgar gülleri değil de Polente Feneriydi. Fenerler beni büyüleyen devasa yapıtlar hatta takıntım diyebilirim. Polente Fenerini görmek için can atıyordum. Ama 1861 yılında yapılan bu tarihi fenere giriş yasak. O yüzden hevesim kursağımda kaldı
Rüzgar güllerinin olduğu yerde limon kekiği de yetişiyor. Çiçek pastanesinde tattığım bu nefis baharatı orada dalından toplama şansım da oldu. Hava kararmadan önce bissürü limon kekiği topladım.
Güneşi rüzgar gülleri eşliğinde batırdıktan sonra eve döndük.
Önceki gün yaptığımız muhallebi dolapta unutulmuş ağlıyordu
Hemen dışarı çıkarıp tabaklara koydum. Ama tadı o kadar yoğundu ki, yemesi zor olacaktı. Benim de aklıma reçel geldi. Dolapta Bozcaada siyah üzüm reçeli vardı. Bu üzümler Bozcaada’ da yetişiyor, kuş üzümü gibi, minick. Hemencecik bir çorba kaşığı reçeli muhallebinin üzerine koydum, sonuç mükemmel
O akşam tüm muhallebiyi hallettik 
Ertesi gün İstanbul’ a dönüş zamanı. Yine huzurlu ve mutlu bir şekilde mışıl mışıl uyudum.
Sabah yine erken uyanıp alış veriş listem için sahile indim. Nefis limon kekiğinden ve pek beğenmediğim şaraplardan aldım
Beğenmedim ama almaktan da vazgeçmedim. Fakat oraya özgü şarap olmasına dikkat ettim. Sonra tekrar sokak aralarında dolanarak eve çıktım. Hep birlikte Bozcaada’ ya karşı kahvaltı ettik. Sonra tekrar deniz sefası. Bu sefer yine kale yakınında ki iskeleyi seçtik. Tüm gün buyunca Ege’ nin pırıl pırıl sularında yüzdük. Sonra da İstanbul’ a dönüş yolculuğu için eve döndük. Çantamı toplayıp hep birlikte sahile indik. Sahildeki bir restaurant’ a oturup adanın son rakı balık keyfini yaptık sonra da ben tek başıma feribota bindim
Yanlız feribota binerken panik oldum çünkü bilet alacak yer yoktu. Sadece adaya gelirken bilet alıyorsunuz. Adada bilet satılmıyormuş meğer. Biletler çift yönlüymüş. Ama ben Çanakkale’ den gelip Geyikli’ ye döndüğüm için hafif gerildim. Neyse ki bilet soran olmadı. Feribottan indikten sonra bir çay bahçesine oturup otobüsün gelmesini bekledim. Karanlığı yararak gelen otobüse binip sabah İstanbul’ a uyandım. İlk defa bir gezinin dönüşünde mutsuz oldum 
Güneşi rüzgar gülleri eşliğinde batırdıktan sonra eve döndük.
Önceki gün yaptığımız muhallebi dolapta unutulmuş ağlıyordu
Ertesi gün İstanbul’ a dönüş zamanı. Yine huzurlu ve mutlu bir şekilde mışıl mışıl uyudum.
Sabah yine erken uyanıp alış veriş listem için sahile indim. Nefis limon kekiğinden ve pek beğenmediğim şaraplardan aldım




























1 comment:
Uzun ama güzel bir yazı olmuş eline sağlık. Ben de Bozcaada'yı 2001 yılında Turkcell'deki 'zorunlu 1-aylık izin' furyası sırasında tanımıştım. O zamandan beri de her yıl düzenli giderim. Adada yapılaşma giderek artıyor, umarım daha fazlasına izin verilmez yoksa o şirnliğini kaybederse beton yığını, kişiliksiz bir hal alacak...
Post a Comment