06.01.204
Bask ülkesinin Atlas Okyanusu’ na kıyısı olan en güzel yerlerden birisi de San Sebastian (Donastia). İspanyolca adı San Sebastian, Baskça da Donostia. Burası bir zamanlar balina peşinde okyanus aşan korkusuz denizcilerin, Franco diktatörlüğüne meydan okuyan demokratların şehriymiş. Şimdi ise Avrupa jet sosyetesinin yazlığı. Akşama doğru Mundaka’ dan yola çıkıp
öncesinde rezervasyon yaptırdığımız Irun’ daki Hotel Urdanibia Park oteline
vardık. Akşam yemeğimizi yiyip, sabah San Sebastian’ a doğru yol almak için
uyuduk. Sabah erken kalkıp kahvaltımızı ettik ve sisli bir havada San
Sebastian’ a doğru yol aldık. Yol boyunca kendimi Karadeniz’ de yol alıyor gibi
hissettim.
Bask ülkesinin Atlas Okyanusu’ na kıyısı olan en güzel yerlerden birisi de San Sebastian (Donastia). İspanyolca adı San Sebastian, Baskça da Donostia. Burası bir zamanlar balina peşinde okyanus aşan korkusuz denizcilerin, Franco diktatörlüğüne meydan okuyan demokratların şehriymiş. Şimdi ise Avrupa jet sosyetesinin yazlığı.
Kısa bir yolun ardında Kursaal Köprüsünden
geçip Urgull Tepesinin eteklerine vardık. Sabah erken olduğu için park
bomboştu, biz de arabayı parkedip şehri dolaşmaya çıktık. Sonradan öğrendik ki
arabayı park ettiğimiz an gidip park otomatına para ödeyip bilet almalıymışız.
Cantabria Denizi'nin uyuyan denizkızı,
diyorlar San Sebastian'a. İspanya'nın en güzel kenti. Kent, 1014'te St.
Sebastian manastırının çevresinde kurulmuş, 1174, Navarra Kralı Sancho el
Savio, şehri özerk bölge ilan etmiş ve bu tarih şehrin resmi kuruluş yılı
olarak kabul edilir. Şehir balıkçılık ve deniz ticareti üzerine gelişmiş fakat
günümüzde turizm en büyük gelir kaynağı.
Şehir, 1200 yılında Castilla Krallığı, 1719’ da 3 yıllığına Fransa tarafından
işgal edilmiş. 1794' te tekrar Fransız işgaline uğramış (çok azimli adamlarmış
zamanında). 1813 yılında Anglo-Portekiz güçleri şehri özgürlüğe kavuşturmuş fakat
taciz ateşleri sırasında şehrin tamamına yakınını yakılmak suretiyle harab edilmiş.
(Nasıl kıymışlar bu şehre, inanılır gibi değil). Tekrar inşa edildikten sonra
şehir Kraliçe II. Isabella'nın yazlığı olmuş J. Bu yüzden de aristokratik çevrenin çok ilgisini çekmiş. O günden beri
Kuzey Iberik yarımadasının en önemli turistik şehri olagelen San Sebastian,
bugün de turistik değerini koruyor.
Uremea Nehri' nin kıyısındaki bulvarlar, yürüyüş yolları, göl kıyısındaki parklar, binalar orta Avrupa şehirlerini andırıyor. 12. yy kurulan, tarihi boyunca Portekiz, Fransız, İngiliz işgaline uğrayan, büyük yangınlarla kül olan, savaşta iki kez büyük bölümü yıkılan şehrin merkezi, 1914' te Paris örnek alınarak yeniden planlanmış. Buen Pastor Meydanı' ndaki kemerler Rue de Rivoli' den, Maria Cristina Köprüsü ise Seine Nehri' ndeki Pont Alexandre Köprüsü' nden esinlenerek yapılmış. Köprünün yanındaki garın çatısını Gustave Eiffel tasarlamış. Merkezdeki gotik katedral, Köln Katedrali' ni andırıyor. Nehrin barı yakasında, Pablo Neruda Parkı' nın da bulunduğu bölgede Art Nouveau cepheli apartmanlar çoğunlukta. Şehrin en büyük kültür merkezi de nehrin denizle birleştiği nokta.
Şehir, Uluslararası San Sebastian Film Festivaline de evsahipliği yapıyor ve Bask mutfağının önemli bir parçası olan Pintxos, San Sebastian restoranlarını ön plana çıkarıyor. Minicik bir kent ama pek çok meziyeti var :) Futbol muhabbetine hiç girmiyorum :)
Şehir, Uluslararası San Sebastian Film Festivaline de evsahipliği yapıyor ve Bask mutfağının önemli bir parçası olan Pintxos, San Sebastian restoranlarını ön plana çıkarıyor. Minicik bir kent ama pek çok meziyeti var :) Futbol muhabbetine hiç girmiyorum :)
Kent hakkındaki kısacık bilgiden sonra dönelim gezimize.
Sabah erken saat olduğu için sokaklarda pek kimse yoktu, sadece parkta koşan ve yürüyüş yapan spor insanları vardı. Biz de minik bir yürüyüş yapıp Urgull Tepesini keşfe çıktık. Otopark’ ın ordaki girişten yukarı doğru tırmanmaya başladık.
Yol hem dik hem de çok dolambaçlı. Haritada kocaman görünmesine rağmen aslında pek de büyük bir yer değil. Bu yemyeşil alanda tırmanırken ilk karşımıza çıkan yer Cementerio de los Ingleses yani İngiliz askerler mezarlığı oldu.
Mezarlıklarla birlikte çok ilginç anıt ve
heykellerde eşlik ediyor bu eşsiz doğaya. Mezarlıkların içinden dolanarak
yukarıya Mota Castle’ a vardık. Mota Kalesi, 12.yy’da savunma için inşa edilmiş kale. Kalede bir de görkemli bir
İsa heykeli (Sagrado Corazon) var. O gün şansımıza Sirrokümülüs bulutları çok
yoğun bir şekilde gökyüzünde yerini almışlardı. İlerleyen saatlerde hafif
yağmur geldi :) Kalenin manzarası mükemmel.
Urgull Tepesini gezip şehrin güzel
manzarasını izledikten sonra şehri kurcalamak için tekrar aşağıya indik. Urgull
Tepesinin eteği, her biri farklı renklere boyanmış, irili ufaklı yüzlerce
balıkçı teknesinin demirlediği küçük balıkçı barınağı. Sahil boyunca yürürken
bizi Denizcilik Müzesi ve akvaryum karşıladı. Akvaryum'da yaklaşık 3 bin çeşit
balık sergileniyormuş. Ama en büyük ilgiyi bir çift köpekbalığı ve 1878 yılında
San Sebastian açıklarında avlanan bir balina iskeleti topluyormuş. Tabii biz
ikisinide pas geçtik. Niyetimiz önce güzel bir kahvaltı etmekti. Ben sabahları kahve içmeden önce çok huysuz
ve çekilmez bir tip oluyorum.
San Sebastian’ ın sahil kısmı yeni ay
şeklinde. Ortasındaki iki küçük ada da(Santa Klara adacığı) yıldız gibi.
Bayrağımızı andırıyor hafiften :)
Donastia iç içe geçmiş, birbirinden farklı bir kaç şehir gibi. Urgull tepesinin etekleri eski tarihi bölge yani 13. yy. ' da Urgull Tepesi' nin eteklerine kurulmuş balıkçı köyü. Eski ve hoş bir mimariye sahip. Eski apartmanların ön cephesi korunarak içleri yenilenmiş. Sokaklar daracık ve çok sevimli :)
Daracık
sokaklardan birinde oturup kahvaltımızı ettik. Haşlanmış patates, yumurta,
jambon karışımı tortilla. Yanına da filtre kahve. Sabah kahvılarında seçenek
çok az olduğu için tüm İspanya gezisi boyunca sabah kahvaltılarında bununla beslendim.
Döndüğümde uzun bir süre yumurta ve patatesten uzak duracağım. Zeytin, peynir
ve domatesi özledim :(
Kilisenin
önünden devam ederek tekrar sahile doğru yürümeye devam ettik. Bu sefer de bizi
Santa Maria Bazilikası karşıladı. Burası da eski bir Romanesk kilisenin
temelleri üzerine inşa edilmiş Barok tarzı bir bazilika.
Minicik bir kent fakat bir çok tarihi bina barındırıyor. Ateş altında kalmasına rağmen bugün harika görünüyor tüm bu eserler.
Eski
şehri bitirdikten sonra ara sokaklardan yeni şehire doğru yürümeye başladık.
Ara
sokaklardan çıkıp da sahile doğru yaklaşınca görkemli belediye binası ile
karşılaştık.
Belediye
Sarayı’ nın çevresindeki yaşlı sığla ağaçlarıyla süslü park gün içerisinde
çeşitli müzik ve gösteri sanatlarına sahne oluyor.
Belediye
Sarayı’nın ilerisinde ise Buen Pastor Katedrali var. Katedral, Neo-Gotik
tarzında inşa edilmiş en büyük ve yüksek yapı.
19. yy' da Almanya ve Fransa' nın ortaçağ kiliselerinden esinlenerek yapılan katedral şehrin en yüksek binası konumda. kilisenin en büyük özelliği, ön cephesinde bulunan, Eduardo Chillida imzalı La Cruz De La Paz (Barış Haçı) heykeli. Kilise barışın temsilcisi olarak anılıyor ve Barış Kilisesi olarak anılıyor.
Veeeeee, Katedrali
de geçip La Concha Plajına varıyoruz.
İspanyolcada istiridye gibi deniz ürünlerinin kabuklarına
"concha" deniyor. Eteklerinde, San Sebastian'ın eski kent merkezini
barındıran Urgull Tepesi' yle, kentin batıdaki uç noktasını belirleyen Igeldo
Tepesi arasında kalan koy, bir istiridyeyi andırdığı için bu adı almış.
Çoğumuzun adını yalnız dünya çapındaki film festivali ile bildiği bu kentte
verilen büyük ödülün "Altın İstiridye" (Concha de Oro) olmasının
nedeni de bu.
La Concha Koyu aslında limandan Igeldo Tepesi'ne kadar uzayan bir kumsal
ama yerlilerin Pico de Loro (Papağan Gagası) dedikleri kayalık bir yükselti, bu
kumsalı ikiye ayırıyor. Bu nedenle bu küçük koyda iki plaj bulunuyor. Bu
yükseltiyi aşmak için küçük bir tünelden geçiliyor. Ardından da Igeldo' ya kadar
Ondarreta Plajı uzanıyor.
Şimdilik denize girmek yok. önce gezilecek yerler bitecek sonra denize girilecek :) O yüzden yürümeye devam.
Belediye binasında sonra ki kısımda binalar yeni ve son derece güzel.
Plajın
kenarından doğru yürüyüp Igueldo Tepesi eteklerine doğru yürüdük. Niyetimiz Füniküler ile tepeye çıkmak fakat çıkış yerini bulamadığımız için birilerine sorup yardım istedik. Nihayet ara sokakları dolanarak tarihi füniküleri bulduk ve yukarıya çıktık.
Igueldo Tepesi, 1500 yıl önce balıkçıların gözlem noktasıymış. El Torreon’un kulesinde, balinaların kışlamak için körfeze gelmesini beklerlerlermiş. O dönemdeki balıkçılar Hıristiyanların perhiz zamanlarında tüm Avrupa’yı tuzlanmış balina etiyle doyurmuşlar. Vikinglerden morina avlamayı, kurutmayı öğrenip kuzeye yelken açmışlar ve Amerika’ya ulaşmışlar. El Torreon o denizcilere yol göstermek için 18’inci yüzyılda yapılmış. Fener nöbetini 1855’te önündeki uçuruma yapılan ikinci kuleye devredince seyir terasına dönüşmüş.
Sonra da turizme açılmış. Daracık merdivenlerden en tepeye kadar çıkıp muhteşem manzarayı izleyebiliyorsunuz. Tabii önce epey bir soluklanmanız gerekiyor, kula hayli yüksek. Çok fazla merdiven tırmanmanız gerekiyor.
El Torreon’un merdivenlerinden çıkmaya başlarken
duvarlardaki fotoğraflarla Donostia tarihinde 200 yıllık yolculuğa çıkıyorsunuz.
İlk balıkçı evleri, aileleri, 19. yy başında kumsalda gezinen, denize giren şık
zenginler, onlar için yapılmış ahşap yapılar, iskeleler, Fransız işgali,
onların kaleleri, 1850’lerden bu yana yapılan kürek yarışları, balina avcıları
vs.
Muhteşem
San Sebastian manzarasını izledikten sonra son durağımız olan koyun ortasındaki
Miramar Sarayı’ na gittik.
Gezilip
görülecek yerleri hallettikten sonra sıra geldi denize girip güneşlenmeye.
Dışarı çıkarken içime bikinilerimi giyip öyle çıkmıştım, çantamda da havlum. Önümüzde
de La Concha Plajı :)
San Sebastian'da denize girmek için en uygun ay ağustos, yani bizim
gittiğimiz ay :). Bu mevsimde hem deniz sıcak, hem hava oluyormuş. Fakat bizim şansımıza
öğleden sonra hava serinledi ve rüzgar çıktı. La Concha Plajına inip kendimize
bir yer bulup havluları serip üzerine serildik. Yalnız plaja ayak basar basmaz
ben gıcık oldum çünkü plajın kumu aşırı derecede ince, un gibi. En nefret
ettiğim plaj tip, insanın her bir yerine kum kaçıyor. Tiksinç. Deniz daha da
beter. Dalga kumu kaldırmış ve suyu bulandırmış. Çamur gibi, dibi görünmüyor.
Girilecek gibi değil. Hava da soğuk. Benim pek hoşuma gitmedi durum, üşümeye de
başlayınca ben tası tarağı toplayıp eski şehre doğru yol aldım.
Çok şık bir pastaneyi gözüme kestirip hemen daldım içeri. Nefis bir pasta
ve kahve eşliğinde etrafı seyre koyuldum. İşte en keyifli an :)
San Sebastian, Michelin
yıldızlı restoranlarıyla da tanınan bir kent. Çok sayıda mekan var yiyecek
için. 75 gurme kulübü var. Dondurmacısı bile 110 yıllık :) Tarihi bölgedeki restoranların mönülerinde
deniz ürünleri, balık kadar et çeşitleri de bulunuyor. Kalamar, ahtapot, sübye,
mürekkep balığı bol. İsmi farklı olmakla birlikte Endülüs’ün paella’sı burada
da popüler. Barların hemen hepsinde barlarda tezgâhın üzerine dizilmiş birbirinden leziz "pintxo"
(meze, ama buranın "pintxo"ları İspanya'da bir tane!) tabaklarını var.
Yemek konusu açılmışken çipura ile ilgili bilgi de verlim. Burada çipura
çok özel bir balık. Bizim çiftlik çipuralarına pek benzemiyor. Bask gurmeleri için çipura, balıklar
aleminde çok özel bir yere sahip. İlk gurme kulüpleri Çipura Dostları Derneği
(Besuguin-a Lagunak) adıyla kurulmuş. En makbul çipuranın taşıması gereken
özellikler uzun zaman tartışma konusu olmuş. Kentin ünlü gurmelerinden Manuel
Carves-Mons, 1933’te yazdığı kitapta konuya açıklık getiriyor: “Kaliteli
çipuranın başı küçük, ensesi kalın olmalı. Mutlaka büyük olması gerekmez...”
Günü San Sebastian’ da bitirip, bu güzel
kasabaya yağmur eşilğinde hoşçakal deyip tekrar yola düştük.
No comments:
Post a Comment