Thursday, 6 March 2014

Valensiya, İspanya

27.01.2014

Günlerden Valensiya,


Yapış yapış sıcak bir havada Valensiya’ ya giriş yaptık kiralık arabamızla. Navigasyon cihazı sayesinde kolaylıkla otelimizi bulduk. Arabayı parkedip çantaları sürükleyerek lobiye girdik, lobide bizi son derece bakımlı ve güzel bir resepsiyonist karşıladı. Gerekli bilgileri verdikten sonra odaya çıkardı. Odaya girer girmez küçük bir şok dalgası geldi. Çünkü oda İkea kataloğunda ki odaların aynısıydı. Her şey İkea, kendimi Ümraniye’ de gibi hissettim J

Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra kısa bir şehir turu yapalım dedik. Yalnız hava o kadar sıcak ki insanın içi bayılıyor. Tipik lodos, yapış yapış bir hava. Havadan mıdır sudan mıdır bilmiyorum fakat o gün çok aylaklık yapasım geldi. O yüzden fotoğraf makinası da dahil hiç bir şey almadan dışarı çıktım. Sokaklarda aylak aylak dolaşarak El Carmen (Tarihi Eski Şehir)’ e doğru yol aldık. Valencia’ nın daracık ara sokaklarında dolandık. Bu ara sokaklar Cihangir’ in arka sokaklarını hiç aratmıyor. Akdeniz kanından mıdır geninden midir, nedir  bilmiyorum ama insan kendini evinde gibi hissediyor bu sokaklarda dolanırken. Plaza de la Reina, Plaza del Ayuntamiento, Plaza de la Virgin vs. meydanlarını gezdik elimizi kolumuzu sallayarak. Sonrasında da hafif hafif yağan yağmurun altında yürüyüp güzel bir restaurant’ a oturduk. Burası yüksek masa ve sandalyeleriyle bir barı andırıyordu. Çok eski bir mekanmış burası fakat şu an ismini hatırlamıyorum. Mekanın duvarları eski matadorların fotoğrafları, gazete küpürleri ve boğa güreşi gösterilerinin afişleri ile donatılmıştı. Paelle, ahapot ile birlikte bol buzlu sangriaları içtikten sonra tekrar dışarı çıktık. Havanın kararmasıyla birlikte canlanan meydanlar insan sesleri ve müzikle çınlıyordu. Biz de Plaza de la Reina meydandaki merdivenlere oturup insanlara karıştık. Saat ilerleyip de uyku bastırınca otele gidip güzelcene uyuduk.

Ertesi gün keşfe çıktık
Valensiya özerk bölgesinin başkenti ve kendi ismini tasiyan ilin de merkezi. Valensiya, Romalılar tarafından kurulmuş ve birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış. Bölgeye, Romalılar, Vizigotlar, Berberiler, Endülüs Arapları ve Aragonlar göç ederek şehri ekonomik ve kültürel olarak zenginleştirmişler.


Sokağa çıkıp, elimizde harita, meydana doğru giderken ilk önce Mercado De Colon ile karşılaştık. Rengarenk çiçeklerin süslediği eski alış veriş merkezi  çok şık görünüyordu. Çiçekler..... dünyanın nadide güzellikleri J

Sabahın serinliğinde aheste aheste eski şehire doğru yol aldık.

Kahvaltımızı etmek için Plaza del Ayuntamiento’ ya gitmeye karar verdik. Giderken de yol üzerinde ki tarihi mekanları pas geçmedik. İlk olarak Museo Del Patriarca’ ya girdik. Sabah erken saat olduğu için içerisi bomboştu. Görevli bizi içeri sokup gitti. Biz de etrafı dolanıp kurcaladık. Dışarı çıkmak bir hayli zor oldu çünkü görevli kardeş bizi içeriye kilitleyip öyle gitmiş. Kapıyı epey bir yumrukladıktan sonra çok şükür ki birileri bizi duydu ve kapıyı açtı.



Sağ salim dışarı çıktıktan sonra Plaza del Ayuntamiento’ ya vardık.



Bu meydan, Belediye binasına, Museu d'Història de València (Valencia Tarih Müzesi) ve Correos y Telegrafos (Postane) binalarını barındırıyor bünyesinde. Meydanın diğer ucunda ise Valensiya tren istasyonu ve kocaman bir arena var.

  

Ara sokaklardan dolanarak modern mimarisiyle ünlü egzotik alışveriş merkezi,  tarihi eski pazar ve market olan Mercado Central’ e vardık.

 

   

Bu kocaman markette yiyecek üzerine her şeyi bulmak mümkün. Hepsi taze ve lezzetli. Biz de karışık meyva salatası alıp azıcık enerji depoladık J



Pazarın hemen arka sokağında ise Mağribiler döneminde cami olarak kullanılan St. Juan kilisesi (Iglesia de Los Santos Juanes) var.

   

Onun karşı sokağında ise geç Gotik tarzıyla inşâ edilen görkemli La Lonja (İpek Pazarı) var. Sarmal kolonlarıyla ünlü bu bina Pere Compte tarafından yapılmış ve bugün sergilerin büyük çoğunluğu burada yapılıyor.















La Lonja’ yı da dolaştıktan sonra Valensiya (La Seu) Katedrali’ ne geldi sıra. Tabii buraya kadar bir sürü güzel mimari eserin önünden geçtik. Bölgede Romalılar, Vizigotlar, Berberiler, Endülüs Arapları ve Aragonlar yaşadığı için haliyle bir çok mimari eser olmuş.

  




Gotik, barok, Fas ve Roma dönemi mimarilerinin bir karışımı olan göz alıcı Valensiya (La Seu) Katedrali için, Hz. İsa’nın son akşam yemeğini yediği kutsal kâsenin muhafaza edildiği mekân olduğu söylenmekte. Tarihi resimler, dini duvar kabartmaları ve heykellerle bezeli büyüleyici bir iç dekorasyona sahip katedral bünyesinde; bir hazine odası, Kutsal Kâse Şapeli ve bir de tarihi dini belge ve objelerin sergilendiği müze bölümü bulunuyor.


Bir çok hristiyan tarihçi Hz.İsa’nın Son Yemek’te şarap servis etmek için kullandığı Kutsal Kase‘nin bu Katedral’de bulunduğunu işaret ediyor. Valencia Katedrali’nde bulunan bu kadehin kökeni 1.yy’a kadar gidiyor ve çoğu Papa’nın da resmi kadehi olmuşluğu var. Hatta Papa XVI.Benedict tarafından da kullanılmıştı. Kadehin 1436 yılında Aragonlu V.Alfonso tarafından getirildiği söyleniyor.




  


Katedral’in inşaası ise 13.yy’ın sonlarına dayanıyor; fakat, bu tip heybetli, sanat eseri niteliğindeki mimarilerin yapımı uzun yıllar aldığı için mimari kendi içinde farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin bu Katedral’in üç kapısı vardır ve her biri farklı bir akımdan esinlenerek yapılmış. Ana kapı Puerta de los Hierros barok,  Puerta de los Apóstoles gotik, Puerta del Palau romanesktir. 


 

Kilisenin içi gerçekten muhteşem. Çok etkileyici. İnsanı alıp başka dünyalara götürüyor gezerken. Kilisenin bir de çan kulesi var. Yüzlerce merdiven tırmanmak gerekiyor çıkmak için. Bahçedeki çeşmeden su şişelerimizi doldurup iman gücüyle tırmandık kuleye. Yolda karşılaştığımız insanlar nerelerinden nefes alacaklarını şaşırmış durumdaydı. Yalnız, bu eziyete değer doğrusu. Kilisenin çan kulesi Miguelet’in tepesinden, panoramik Valensiya manzarası mükemmel görünüyor.


 Valensiya (La Seu) Katedralini gezdikten sonra şehirde gezilmesi gereken tarihi yerler listesini bitirmiş olduk.
O kadar yürüyüş ve tırmanışın ardından bir yerlere oturup bir şeyler atıştırmaya karar verdik. 

Bu sefer tarihi eski pazarın arkasında ki minik büfeleri tercih ettik. Adamlar dışarı 5 -6 tane masa koymuşlar. Bir sürü deniz ürünü ve meze var. İstediğinizi seçiyorsunuz ve onları sizin için pişiriyorlar. İnanılmaz lezzetli şeyler. Meşhur Valensiya suyunun tadına da burada baktık J Valensiya suyu, portakal suyu ve yerel şampanya Cava’nın karıştırılmasıyla elde edilen hoş bir içecek. Yediğim en güzel yemeklerden biriydi diyebilirim J Yemek sonrası tekrar meydanlarda dolanıp kahvemizi içtik ve sonra yorgun argın otele döndük.

Bir sonra ki gün Valensiya’ nın ünlü hayvanat bahçesi Bioparc’ a gittik J
Şehrin içinden geçen Turia Nehri yoğun yağışlarda taşıp şehre zarar verdiği için nehrin yolu değiştirilmiş. Kalan boş alana da park inşa edilmiş. Yalnız park öyle böyle değil. Geniş yürüyüş alanları, çocuk parkları, bioparc, spor sahaları, konser alanı ve bilim ve sanat şehri de var içerisinde.




2008 yılında açılan park, 10 hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş ve Afrika, Güneydoğu Asya ve tropik habitatların oluşturulduğu birçok ayrı bölüme ayrılmış. 
Parkın en büyük özelliği koruma kafeslerinin veya rahatsız edici tel örgülerin olmaması. Hayvanları çok güzel bir şekilde izole etmişler. Zoo Immerse deniyormuş bu sisteme. Gezinirken sanki doğal ortamda geziyormuş gibi hissediyorsunuz.




Parkın içini çok güzel tasarlamışlar. Gezinmek çok keyifli ve dinlendirici.




Park o kadar doğal ki, insan kendini ormanda geziyor sanıyor. Biz de gezinirken gözümüze nefis böğürtlenler çarptı. Hemen yaklaşıp homur homur yemeğe başladık. İri iri ve son derece lezzetli böğürtlenler. O sırada bir tane güvenlik görevlisi koştura koştura bağırış çağırış koşmaya başladı tabii İspanyolca konuştuğu için hiçbir şey anlamadık. Bu kadar çok bağırdığına göre kesin artaksiyon vardır diye heyecan yapıp fotoğraf makinamı hazırladım. Dedim, şimdi muhteşem görüntüler yakalayacağım. Fakat hiçbir şey olmadı ve biz rezil olduk. Meğerse adam bizim için koşuyormuş. Böğürtlenler lemurlar içinmiş L Onların yiyeceğini yediğimiz için kıyamet kopmuş :) Demek ki bu kadar doğal ortam çok da iyi değilmiş L


Yalnız bu sessizliği bozan enteresan bir hırıltı ve ses vardı. Çiftleşen dev kaplumbağalar. Etraftaki insanlara aldırmadan çiftleşen çift J Her seferinde biraz daha öne ilerleyerek. Yürüyüşleri gibi bu iş de çok yavaş. Biz parktan çıkarken bile devam ediyordu J


 Parktaki yaklaşık olarak 4000 tane hayvan varmış. Balıklar buna dahil mi bilmiyorum J
  
Merkit hayvanlarına bayıldım. Madagascar filmi geldi aklıma. I like to move it, move it J

Uzun bir süre parkı dolaşıp yorulduktan sonra otele gittik. Valensiya’ da 2 gece kalmayı planlamıştık fakat 1 gece daha kalmaya karar verdik. Fakat otelde yer olmadığı için lobide ki yardım sever hanımdan bize yeni bir yer ayarlamasını rica ettik. Sonra da eşyalarımızı alıp yeni otele transfer olduk. Bu sefer ki odamız minikti ama hoş bir tarzı vardı. Bir apartmanın 3 – 4 katını otele çevirmişler. Sokak arasında şirin bir yer. Biraz dinlenip üzerimizi değiştirdikten sonra yemek için tekrar dışarı çıktık. Plaza de la Reina’ da müzik eşliğinde yemek yiyip sangria içtik. Yaz akşamları ve İspanya. Çok hoş J

 Son günümüzü de Bilim & Sanat Şehrine ayırdık. Bu devasa binalar da Turia dere yatağına inşa edilmiş.







    



Bilim ve Sanat şehrinde bir birinden güzel yapılar var. İlki The Príncipe Felipe Science Museum. Bu 21. yy, bilim müzesi, hayatla bağlantılı, bilimde ve teknolojide yapabileceğiniz herşeyi, didaktik, interaktif ve eğlenceli şekilde öğrenmeniz için tasarlanmış.

Müzenin içinde aklınıza gelebilecek herşey var. Gökyüzü, astroloji, spor, Valensiya Futbol takımının tarihi, çizgi roman kahramanları, deniz ve denizcilik, elektrik, kaşifler ve keşfettikleri, genetik yapımız, hastalıklar, ekoloji, ağaçlar, uzay mekikleri  vs.



Foucault sarkacı bile vardı J (Foucault sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya'nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği.)




Bu müzeyi tam anlamıyla gezmek için 1 tam gün gerekiyor bence. bizim çok fazla vaktimiz olmadığı için biraz hızlandırılmış tur yaptık.





























Diğer bina, L'Umbracle; Valensiya’ya özgü çiçek ve bitkilerden oluşan büyük bir yürüyüş bahçesi, aynı zamanda modern ressam ve heykeltıraşların eserleriyle bezenmiş bir açık hava galerisi. 

 


































Kompleks içerisinde The Valencia Towers, şehrin en prestijli etkinlik merkezlerinden biri olan L'Àgora ve opera binası El Palau de les Arts Reina Sofia bulunuyor. Bizim gittiğimiz zaman her hangi bir etkinlik olmadığı için izleme şansımız olmadı.


Yuvarlak, göz şeklindeki kubbesiyle oldukça dikkat çeken gökyüzü gözlem evi L'Hemisfèric de bu kompleks içinde. L'Hemisfèric, aynı zamanda hem lazer gösteri merkezi hem de şehrin en görkemli Imax sinemasının ev sahibi. 


Sona sakladığımız yere geldi sıra; L'Oceanogràfic. L'Oceanografic, Félix Candela tarafında inşa edilmiş olan su zambağı şeklinde bir yapı.














Avrupa’nın en büyük açık hava okyanus akvaryumu olan L'Oceanogràfic’te, 42 milyon litre su içerisinde 500 farklı türde 45.000 su canlısı yaşıyormuş.





Sualtında birçok farklı katmana bölünmüş olarak sergilenen dev akvaryum içerisinde; Akdeniz, Kızıl Deniz, Kutup Denizi ve Tropik Deniz ekosistemleri oluşturulmuş.
Her bölümde o ekosisteme ait canlılar yaşıyor. L'Oceanogràfic içerisinde; köpekbalıklarıyla gece uykusu, yunuslarla yüzme kursu, penguenleri besleme saati gibi renkli ve eğlenceli aktivitelere de katılabiliyorsunuz.



















Su delisi olan ben bu parkı gezerken resmen mest oldum. Tipim aynen böyleydi :)
Çevre kirliliğine de hoş bir gönderme yapılmış :)


Öğleden sonra bu muhteşem kompleksten çıkıp biraz da denize girmek için Al Saler dedikleri plaja gittik. İnternette okuduğumda ben de oluşan imaj muhteşemdi fakat gidince tam bir hayal kırıklığı oldu. Valensiya’nın 12 km güneyinde Albufera Gölü’ne yakın bir mevkide yer alan mavi bayraklı bu plaj Valensiya Bölgesi’nin en güzel kumuna ve en temiz denizine sahipmiş. Mavi bayrak kriterlerini sorgulamak lazım. Son derece pis tuvaletleri ve duşları olan bu plaj beni denizden soğuttu resmen. Orada vakit kaybetmektense Valensiya’ nin meşhur porselen fabrikasına gitmeye karar verdim. Tomtom’ a (benim için o, Özgür :)) gerekli koordinatları girdim. Enteresan yerlerden geçip fabrikaya yaklaşınca arbayı uygun bir yere park ettim. Sonra da terkedilmiş görünen fabrikaya gittim.

Tavernes Blanques banliyösünde bulunan Lladró Porselen Fabrikası’nda, porselen yapımını görebilir ve bu işin ustası olan sanatçılarla tanışarak onları tasarım yaparken izleme olanağına sahip olabilirsiniz diye okumuştum internetten. Fabrika binasının hemen yanında bulunan Lladró Müzesi; bu prestijli şirketi kuran ve ilk tasarımlarını yapan Lladró kardeşlerin büyüdüğü evin restore edilmesiyle kurulmuş. Fakat ben gittiğimde fabrika yaz tatilindeymiş. Yazın 3 kapalı oluyormuş fabrika. Fakat orada çalışan memur beni görünce kırmadı ve müzeyi açıp beni içeri davet etti. Hiç üşenmeden bütün aydınlatmaları açtı ve gezmem için müsade etti. Tek ricası fotoğraf çekmememdi. Minnetle bakıp, kabul ettim. Boşa gelmiş olmayacaktım :)
Müzeyi gezerken dibim düştü desem yeridir. Lladró kardeşlere hayranlık duydum, müthiş bir sabır ve beceri. Merak edenler için web siteleri http://www.highporcelain.com/. O kadar ince ayrıntılar var ki, insanı hayrete düşürüyor. Büyük bir hayranlıkla müzeyi gezdikten sonra memura teşekkür ederip çıktım. Sonra da yeni yerler keşfetmek için yola devam ;)





No comments: