27.01.2014
Günlerden Valensiya,
Günlerden Valensiya,
Yapış yapış
sıcak bir havada Valensiya’ ya giriş yaptık kiralık arabamızla. Navigasyon
cihazı sayesinde kolaylıkla otelimizi bulduk. Arabayı parkedip çantaları
sürükleyerek lobiye girdik, lobide bizi son derece bakımlı ve güzel bir
resepsiyonist karşıladı. Gerekli bilgileri verdikten sonra odaya çıkardı. Odaya
girer girmez küçük bir şok dalgası geldi. Çünkü oda İkea kataloğunda ki
odaların aynısıydı. Her şey İkea, kendimi Ümraniye’ de gibi hissettim J
Eşyalarımızı
yerleştirdikten sonra kısa bir şehir turu yapalım dedik. Yalnız hava o kadar
sıcak ki insanın içi bayılıyor. Tipik lodos, yapış yapış bir hava. Havadan
mıdır sudan mıdır bilmiyorum fakat o gün çok aylaklık yapasım geldi. O yüzden
fotoğraf makinası da dahil hiç bir şey almadan dışarı çıktım. Sokaklarda aylak
aylak dolaşarak El Carmen (Tarihi Eski Şehir)’ e doğru yol aldık. Valencia’ nın
daracık ara sokaklarında dolandık. Bu ara sokaklar Cihangir’ in arka
sokaklarını hiç aratmıyor. Akdeniz kanından mıdır geninden midir, nedir bilmiyorum ama insan kendini evinde gibi
hissediyor bu sokaklarda dolanırken. Plaza de la Reina, Plaza del Ayuntamiento,
Plaza de la Virgin vs. meydanlarını gezdik elimizi kolumuzu sallayarak.
Sonrasında da hafif hafif yağan yağmurun altında yürüyüp güzel bir restaurant’
a oturduk. Burası yüksek masa ve sandalyeleriyle bir barı andırıyordu. Çok eski
bir mekanmış burası fakat şu an ismini hatırlamıyorum. Mekanın duvarları eski
matadorların fotoğrafları, gazete küpürleri ve boğa güreşi gösterilerinin
afişleri ile donatılmıştı. Paelle, ahapot ile birlikte bol buzlu sangriaları
içtikten sonra tekrar dışarı çıktık. Havanın kararmasıyla birlikte canlanan
meydanlar insan sesleri ve müzikle çınlıyordu. Biz de Plaza de la Reina meydandaki
merdivenlere oturup insanlara karıştık. Saat ilerleyip de uyku bastırınca otele
gidip güzelcene uyuduk.
Ertesi gün
keşfe çıktık J
Valensiya
özerk bölgesinin başkenti ve kendi ismini tasiyan ilin de merkezi. Valensiya,
Romalılar tarafından kurulmuş ve birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış.
Bölgeye, Romalılar, Vizigotlar, Berberiler, Endülüs Arapları ve Aragonlar göç
ederek şehri ekonomik ve kültürel olarak zenginleştirmişler.
Sokağa çıkıp,
elimizde harita, meydana doğru giderken ilk önce Mercado De Colon ile
karşılaştık. Rengarenk çiçeklerin süslediği eski alış veriş merkezi çok şık görünüyordu. Çiçekler..... dünyanın
nadide güzellikleri J
Sabahın serinliğinde aheste aheste eski şehire doğru yol aldık.
Kahvaltımızı
etmek için Plaza del Ayuntamiento’ ya gitmeye karar verdik. Giderken de yol
üzerinde ki tarihi mekanları pas geçmedik. İlk olarak Museo Del Patriarca’ ya
girdik. Sabah erken saat olduğu için içerisi bomboştu. Görevli bizi içeri sokup
gitti. Biz de etrafı dolanıp kurcaladık. Dışarı çıkmak bir hayli zor oldu çünkü
görevli kardeş bizi içeriye kilitleyip öyle gitmiş. Kapıyı epey bir
yumrukladıktan sonra çok şükür ki birileri bizi duydu ve kapıyı açtı.
Sağ salim
dışarı çıktıktan sonra Plaza del Ayuntamiento’ ya vardık.
Bu meydan, Belediye binasına, Museu d'Història de València (Valencia Tarih Müzesi) ve Correos y Telegrafos (Postane) binalarını barındırıyor bünyesinde. Meydanın diğer ucunda ise Valensiya tren istasyonu ve kocaman bir arena var.
Ara
sokaklardan dolanarak modern mimarisiyle ünlü egzotik alışveriş merkezi,
tarihi eski pazar ve market olan Mercado Central’ e vardık.
Bu kocaman markette yiyecek üzerine her şeyi bulmak mümkün. Hepsi taze ve lezzetli. Biz de karışık meyva salatası alıp azıcık enerji depoladık J
Pazarın hemen arka sokağında ise Mağribiler döneminde cami olarak kullanılan St. Juan kilisesi (Iglesia de Los Santos Juanes) var.

La Lonja’ yı da dolaştıktan sonra Valensiya (La Seu) Katedrali’ ne geldi sıra. Tabii buraya kadar bir sürü güzel mimari eserin önünden geçtik. Bölgede Romalılar, Vizigotlar, Berberiler, Endülüs Arapları ve Aragonlar yaşadığı için haliyle bir çok mimari eser olmuş.
Bir çok hristiyan tarihçi Hz.İsa’nın Son Yemek’te şarap servis etmek için kullandığı Kutsal Kase‘nin bu Katedral’de bulunduğunu işaret ediyor. Valencia Katedrali’nde bulunan bu kadehin kökeni 1.yy’a kadar gidiyor ve çoğu Papa’nın da resmi kadehi olmuşluğu var. Hatta Papa XVI.Benedict tarafından da kullanılmıştı. Kadehin 1436 yılında Aragonlu V.Alfonso tarafından getirildiği söyleniyor.


Katedral’in inşaası ise 13.yy’ın sonlarına dayanıyor; fakat, bu tip heybetli, sanat eseri niteliğindeki mimarilerin yapımı uzun yıllar aldığı için mimari kendi içinde farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin bu Katedral’in üç kapısı vardır ve her biri farklı bir akımdan esinlenerek yapılmış. Ana kapı Puerta de los Hierros barok, Puerta de los Apóstoles gotik, Puerta del Palau romanesktir.

Valensiya (La Seu) Katedralini gezdikten sonra şehirde gezilmesi gereken tarihi yerler listesini bitirmiş olduk.
2008 yılında açılan park, 10 hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş ve Afrika, Güneydoğu Asya ve tropik habitatların oluşturulduğu birçok ayrı bölüme ayrılmış.
Parkın en
büyük özelliği koruma kafeslerinin veya rahatsız edici tel örgülerin olmaması.
Hayvanları çok güzel bir şekilde izole etmişler. Zoo Immerse deniyormuş bu
sisteme. Gezinirken sanki doğal ortamda geziyormuş gibi hissediyorsunuz.
Park o kadar doğal ki, insan kendini ormanda geziyor sanıyor. Biz de gezinirken gözümüze nefis böğürtlenler çarptı. Hemen yaklaşıp homur homur yemeğe başladık. İri iri ve son derece lezzetli böğürtlenler. O sırada bir tane güvenlik görevlisi koştura koştura bağırış çağırış koşmaya başladı tabii İspanyolca konuştuğu için hiçbir şey anlamadık. Bu kadar çok bağırdığına göre kesin artaksiyon vardır diye heyecan yapıp fotoğraf makinamı hazırladım. Dedim, şimdi muhteşem görüntüler yakalayacağım. Fakat hiçbir şey olmadı ve biz rezil olduk. Meğerse adam bizim için koşuyormuş. Böğürtlenler lemurlar içinmiş L Onların yiyeceğini yediğimiz için kıyamet kopmuş :) Demek ki bu kadar doğal ortam çok da iyi değilmiş L
Yalnız bu sessizliği bozan enteresan bir hırıltı ve ses vardı. Çiftleşen dev kaplumbağalar. Etraftaki insanlara aldırmadan çiftleşen çift J Her seferinde biraz daha öne ilerleyerek. Yürüyüşleri gibi bu iş de çok yavaş. Biz parktan çıkarken bile devam ediyordu J
Parktaki
yaklaşık olarak 4000 tane hayvan varmış. Balıklar buna dahil mi bilmiyorum J
Son günümüzü
de Bilim & Sanat Şehrine ayırdık. Bu devasa binalar da Turia dere yatağına
inşa edilmiş.

Bilim ve Sanat şehrinde bir birinden güzel yapılar var. İlki The Príncipe Felipe Science Museum. Bu 21. yy, bilim müzesi, hayatla bağlantılı, bilimde ve teknolojide yapabileceğiniz herşeyi, didaktik, interaktif ve eğlenceli şekilde öğrenmeniz için tasarlanmış.
Müzenin içinde aklınıza gelebilecek herşey var. Gökyüzü, astroloji, spor, Valensiya Futbol takımının tarihi, çizgi roman kahramanları, deniz ve denizcilik, elektrik, kaşifler ve keşfettikleri, genetik yapımız, hastalıklar, ekoloji, ağaçlar, uzay mekikleri vs.

Foucault sarkacı bile vardı J (Foucault sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya'nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği.)

Bu müzeyi tam anlamıyla gezmek için 1 tam gün gerekiyor bence. bizim çok fazla vaktimiz olmadığı için biraz hızlandırılmış tur yaptık.


Sona sakladığımız yere geldi sıra; L'Oceanogràfic. L'Oceanografic, Félix Candela tarafında inşa edilmiş olan su zambağı şeklinde bir yapı.

Pazarın hemen arka sokağında ise Mağribiler döneminde cami olarak kullanılan St. Juan kilisesi (Iglesia de Los Santos Juanes) var.
Onun karşı
sokağında ise geç Gotik tarzıyla inşâ edilen görkemli La Lonja (İpek Pazarı)
var. Sarmal kolonlarıyla ünlü bu bina Pere Compte tarafından yapılmış ve bugün sergilerin
büyük çoğunluğu burada yapılıyor.
La Lonja’ yı da dolaştıktan sonra Valensiya (La Seu) Katedrali’ ne geldi sıra. Tabii buraya kadar bir sürü güzel mimari eserin önünden geçtik. Bölgede Romalılar, Vizigotlar, Berberiler, Endülüs Arapları ve Aragonlar yaşadığı için haliyle bir çok mimari eser olmuş.
Gotik, barok,
Fas ve Roma dönemi mimarilerinin bir karışımı olan göz alıcı Valensiya (La Seu)
Katedrali için, Hz. İsa’nın son akşam yemeğini yediği kutsal kâsenin muhafaza
edildiği mekân olduğu söylenmekte. Tarihi resimler, dini duvar kabartmaları ve
heykellerle bezeli büyüleyici bir iç dekorasyona sahip katedral bünyesinde; bir
hazine odası, Kutsal Kâse Şapeli ve bir de tarihi dini belge ve objelerin
sergilendiği müze bölümü bulunuyor.
Bir çok hristiyan tarihçi Hz.İsa’nın Son Yemek’te şarap servis etmek için kullandığı Kutsal Kase‘nin bu Katedral’de bulunduğunu işaret ediyor. Valencia Katedrali’nde bulunan bu kadehin kökeni 1.yy’a kadar gidiyor ve çoğu Papa’nın da resmi kadehi olmuşluğu var. Hatta Papa XVI.Benedict tarafından da kullanılmıştı. Kadehin 1436 yılında Aragonlu V.Alfonso tarafından getirildiği söyleniyor.
Katedral’in inşaası ise 13.yy’ın sonlarına dayanıyor; fakat, bu tip heybetli, sanat eseri niteliğindeki mimarilerin yapımı uzun yıllar aldığı için mimari kendi içinde farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin bu Katedral’in üç kapısı vardır ve her biri farklı bir akımdan esinlenerek yapılmış. Ana kapı Puerta de los Hierros barok, Puerta de los Apóstoles gotik, Puerta del Palau romanesktir.
Kilisenin içi
gerçekten muhteşem. Çok etkileyici. İnsanı alıp başka dünyalara götürüyor
gezerken. Kilisenin bir de çan kulesi var. Yüzlerce merdiven tırmanmak
gerekiyor çıkmak için. Bahçedeki çeşmeden su şişelerimizi doldurup iman gücüyle
tırmandık kuleye. Yolda karşılaştığımız insanlar nerelerinden nefes
alacaklarını şaşırmış durumdaydı. Yalnız, bu eziyete değer doğrusu. Kilisenin
çan kulesi Miguelet’in tepesinden, panoramik Valensiya manzarası mükemmel
görünüyor.
Valensiya (La Seu) Katedralini gezdikten sonra şehirde gezilmesi gereken tarihi yerler listesini bitirmiş olduk.
O kadar
yürüyüş ve tırmanışın ardından bir yerlere oturup bir şeyler atıştırmaya karar
verdik.
Bu sefer
tarihi eski pazarın arkasında ki minik büfeleri tercih ettik. Adamlar dışarı 5
-6 tane masa koymuşlar. Bir sürü deniz ürünü ve meze var. İstediğinizi
seçiyorsunuz ve onları sizin için pişiriyorlar. İnanılmaz lezzetli şeyler.
Meşhur Valensiya suyunun tadına da burada baktık J Valensiya suyu, portakal suyu ve
yerel şampanya Cava’nın karıştırılmasıyla elde edilen hoş bir içecek. Yediğim
en güzel yemeklerden biriydi diyebilirim J Yemek sonrası tekrar meydanlarda
dolanıp kahvemizi içtik ve sonra yorgun argın otele döndük.
Bir sonra ki
gün Valensiya’ nın ünlü hayvanat bahçesi Bioparc’ a gittik J
Şehrin
içinden geçen Turia Nehri yoğun yağışlarda taşıp şehre zarar verdiği için
nehrin yolu değiştirilmiş. Kalan boş alana da park inşa edilmiş. Yalnız park
öyle böyle değil. Geniş yürüyüş alanları, çocuk parkları, bioparc, spor
sahaları, konser alanı ve bilim ve sanat şehri de var içerisinde.2008 yılında açılan park, 10 hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş ve Afrika, Güneydoğu Asya ve tropik habitatların oluşturulduğu birçok ayrı bölüme ayrılmış.
Parkın içini
çok güzel tasarlamışlar. Gezinmek çok keyifli ve dinlendirici.
Park o kadar doğal ki, insan kendini ormanda geziyor sanıyor. Biz de gezinirken gözümüze nefis böğürtlenler çarptı. Hemen yaklaşıp homur homur yemeğe başladık. İri iri ve son derece lezzetli böğürtlenler. O sırada bir tane güvenlik görevlisi koştura koştura bağırış çağırış koşmaya başladı tabii İspanyolca konuştuğu için hiçbir şey anlamadık. Bu kadar çok bağırdığına göre kesin artaksiyon vardır diye heyecan yapıp fotoğraf makinamı hazırladım. Dedim, şimdi muhteşem görüntüler yakalayacağım. Fakat hiçbir şey olmadı ve biz rezil olduk. Meğerse adam bizim için koşuyormuş. Böğürtlenler lemurlar içinmiş L Onların yiyeceğini yediğimiz için kıyamet kopmuş :) Demek ki bu kadar doğal ortam çok da iyi değilmiş L
Yalnız bu sessizliği bozan enteresan bir hırıltı ve ses vardı. Çiftleşen dev kaplumbağalar. Etraftaki insanlara aldırmadan çiftleşen çift J Her seferinde biraz daha öne ilerleyerek. Yürüyüşleri gibi bu iş de çok yavaş. Biz parktan çıkarken bile devam ediyordu J
Merkit
hayvanlarına bayıldım. Madagascar filmi geldi aklıma. I like to move it, move
it J
Uzun bir süre
parkı dolaşıp yorulduktan sonra otele gittik. Valensiya’ da 2 gece kalmayı
planlamıştık fakat 1 gece daha kalmaya karar verdik. Fakat otelde yer olmadığı
için lobide ki yardım sever hanımdan bize yeni bir yer ayarlamasını rica ettik.
Sonra da eşyalarımızı alıp yeni otele transfer olduk. Bu sefer ki odamız
minikti ama hoş bir tarzı vardı. Bir apartmanın 3 – 4 katını otele çevirmişler.
Sokak arasında şirin bir yer. Biraz dinlenip üzerimizi değiştirdikten sonra
yemek için tekrar dışarı çıktık. Plaza de la Reina’ da müzik eşliğinde yemek
yiyip sangria içtik. Yaz akşamları ve İspanya. Çok hoş J
Bilim ve Sanat şehrinde bir birinden güzel yapılar var. İlki The Príncipe Felipe Science Museum. Bu 21. yy, bilim müzesi, hayatla bağlantılı, bilimde ve teknolojide yapabileceğiniz herşeyi, didaktik, interaktif ve eğlenceli şekilde öğrenmeniz için tasarlanmış.
Müzenin içinde aklınıza gelebilecek herşey var. Gökyüzü, astroloji, spor, Valensiya Futbol takımının tarihi, çizgi roman kahramanları, deniz ve denizcilik, elektrik, kaşifler ve keşfettikleri, genetik yapımız, hastalıklar, ekoloji, ağaçlar, uzay mekikleri vs.
Foucault sarkacı bile vardı J (Foucault sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya'nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği.)
Bu müzeyi tam anlamıyla gezmek için 1 tam gün gerekiyor bence. bizim çok fazla vaktimiz olmadığı için biraz hızlandırılmış tur yaptık.
Diğer bina, L'Umbracle; Valensiya’ya özgü çiçek ve
bitkilerden oluşan büyük bir yürüyüş bahçesi, aynı zamanda modern ressam ve
heykeltıraşların eserleriyle bezenmiş bir açık hava galerisi.
Kompleks içerisinde The Valencia Towers, şehrin en prestijli
etkinlik merkezlerinden biri olan L'Àgora ve opera binası El Palau de les Arts
Reina Sofia bulunuyor. Bizim gittiğimiz zaman her hangi bir etkinlik olmadığı
için izleme şansımız olmadı.
Yuvarlak, göz şeklindeki kubbesiyle oldukça dikkat çeken gökyüzü
gözlem evi L'Hemisfèric de bu kompleks içinde. L'Hemisfèric, aynı zamanda hem
lazer gösteri merkezi hem de şehrin en görkemli Imax sinemasının ev sahibi.
Sona sakladığımız yere geldi sıra; L'Oceanogràfic. L'Oceanografic, Félix Candela tarafında inşa edilmiş olan su zambağı şeklinde bir yapı.
Avrupa’nın en büyük açık hava okyanus akvaryumu olan
L'Oceanogràfic’te, 42 milyon litre su içerisinde 500 farklı türde 45.000 su
canlısı yaşıyormuş.
Sualtında birçok farklı katmana bölünmüş olarak sergilenen
dev akvaryum içerisinde; Akdeniz, Kızıl Deniz, Kutup Denizi ve Tropik Deniz
ekosistemleri oluşturulmuş.
Her bölümde o ekosisteme ait canlılar yaşıyor.
L'Oceanogràfic içerisinde; köpekbalıklarıyla gece uykusu, yunuslarla yüzme
kursu, penguenleri besleme saati gibi renkli ve eğlenceli aktivitelere de
katılabiliyorsunuz.
Su delisi olan ben bu parkı gezerken resmen mest oldum.
Tipim aynen böyleydi :)
Çevre kirliliğine de hoş bir gönderme yapılmış :)
Öğleden sonra bu muhteşem kompleksten çıkıp biraz da denize
girmek için Al Saler dedikleri plaja gittik. İnternette okuduğumda ben de
oluşan imaj muhteşemdi fakat gidince tam bir hayal kırıklığı oldu. Valensiya’nın
12 km güneyinde Albufera Gölü’ne yakın bir mevkide yer alan mavi bayraklı bu
plaj Valensiya Bölgesi’nin en güzel kumuna ve en temiz denizine sahipmiş. Mavi
bayrak kriterlerini sorgulamak lazım. Son derece pis tuvaletleri ve duşları
olan bu plaj beni denizden soğuttu resmen. Orada vakit kaybetmektense
Valensiya’ nin meşhur porselen fabrikasına gitmeye karar verdim. Tomtom’ a
(benim için o, Özgür :))
gerekli koordinatları girdim. Enteresan yerlerden geçip fabrikaya yaklaşınca
arbayı uygun bir yere park ettim. Sonra da terkedilmiş görünen fabrikaya
gittim.
Tavernes Blanques banliyösünde bulunan Lladró Porselen
Fabrikası’nda, porselen yapımını görebilir ve bu işin ustası olan sanatçılarla
tanışarak onları tasarım yaparken izleme olanağına sahip olabilirsiniz diye
okumuştum internetten. Fabrika binasının hemen yanında bulunan Lladró Müzesi;
bu prestijli şirketi kuran ve ilk tasarımlarını yapan Lladró kardeşlerin
büyüdüğü evin restore edilmesiyle kurulmuş. Fakat ben gittiğimde fabrika yaz
tatilindeymiş. Yazın 3 kapalı oluyormuş fabrika. Fakat orada çalışan memur beni
görünce kırmadı ve müzeyi açıp beni içeri davet etti. Hiç üşenmeden bütün
aydınlatmaları açtı ve gezmem için müsade etti. Tek ricası fotoğraf çekmememdi.
Minnetle bakıp, kabul ettim. Boşa gelmiş olmayacaktım :)
Müzeyi gezerken dibim düştü desem yeridir. Lladró kardeşlere
hayranlık duydum, müthiş bir sabır ve beceri. Merak edenler için web siteleri http://www.highporcelain.com/. O kadar
ince ayrıntılar var ki, insanı hayrete düşürüyor. Büyük bir hayranlıkla müzeyi
gezdikten sonra memura teşekkür ederip çıktım. Sonra da yeni yerler keşfetmek
için yola devam ;)

No comments:
Post a Comment